Yazar: Jose Mauro De Vasconcelos
Yayınevi: CAN YAYINLARI
ISBN: 9789750738609
Sayfa Sayısı: 184
Boyutlar: 12.5 x 19.5 cm
Dil: TÜRKÇE
Yayın Tarihi: 06.09.2019
Şeker Portakalı
Jose Mauro De Vasconcelos
Kitap Özeti
Onaylanmış İçerikJose Mauro De Vasconcelos - Şeker Portakalı
Bazı kitaplar çocukluğa dönmez; çocukluğun içinden konuşur. Yüksekten bakmaz, hatırlatmaz, süsleyip yumuşatmaz. Dizinin üstüne çöker, göz hizasına iner ve sessizce anlatmaya başlar. Jose Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı tam olarak böyle bir romandır. Okurken insanın içindeki yetişkin susar, çocuk yanımız konuşur. Ve o çocuk, neşeyle acının, hayalle gerçekliğin, oyunla yalnızlığın nasıl aynı bedende yaşadığını bilir.
Romanın merkezinde Zezé vardır. Beş yaşında, yoksul bir Brezilya mahallesinde yaşayan, hayal gücü çok geniş, kalbi çok açık bir çocuk. Evin içinde kalabalık vardır ama Zezé çoğu zaman yalnızdır. Babası işsizdir, annesi yorgundur, kardeşleri kendi dertlerindedir. Yoksulluk evin duvarlarında değil, insanların sesinde dolaşır. Sabır azdır, tahammül kısadır. Zezé ise bu ortamda hem çok konuşan hem de çok düşünen bir çocuktur. Büyükler için “yaramaz”, “şımarık”, “dayanılmaz”dır. Ama okur için o, dünyayı anlamaya çalışan küçük bir bilinçtir.
Zezé’nin en büyük sığınağı hayal gücüdür. Sokakta bulduğu her şey, onun için başka bir şeye dönüşebilir. En önemlisi de evlerinin bahçesindeki küçük şeker portakalı fidanıdır. Kimsenin önemsemediği bu cılız ağaç, Zezé’nin gözünde konuşan, dinleyen, sır saklayan bir dost olur. Onunla konuşur, ona dert yanar, ondan güç alır. Şeker portakalı, roman boyunca yalnızca bir ağaç değil, Zezé’nin iç dünyasının uzantısıdır. Sevgiye, ilgiye, anlaşılmaya duyduğu açlığın yeşil bir karşılığıdır.
Ama Şeker Portakalı yalnızca hayal kuran bir çocuğun masalı değildir. Roman, çok erken bir yaşta tanışılan acıyı anlatır. Zezé sık sık dayak yer. Evde, okulda, sokakta. Yaramazlıklarının bedeli ağırdır. Ama yaramazlık, burada kötülük değildir; dikkat çekme biçimidir. Görülmek istemenin, duyulmak istemenin bir yoludur. Zezé, sevgi dilenmez; yaramazlık yapar. Çünkü sevgi verilmezse, acı bile bir temas biçimi olur.
Zezé’nin hayatına giren en önemli figürlerden biri Portekizli adamdır. Manuel Valadares, Zezé’nin deyimiyle “Portuga.” Sert görünümlü, mesafeli ama kalbi yumuşak bir yetişkin. Onunla kurulan ilişki, romanın duygusal omurgasıdır. Portuga, Zezé’ye ilk kez gerçekten çocuk muamelesi yapan biridir. Onu dinler. Ciddiye alır. Zekâsını fark eder. Onu incitmeden sever. Bu bağ, Zezé için bir devrimdir. Çünkü ilk kez, sevginin acıtmadan da var olabileceğini görür.
Bu dostluk, Zezé’nin iç dünyasını değiştirir. Daha sakin olur, daha dikkatli, daha umutlu. Portuga ile yaptığı konuşmalar, romanın en sıcak anlarını taşır. Burada yazar, didaktik olmadan şefkati anlatır. Küçük bir sözün, bir dokunuşun, bir birlikte susmanın bile bir çocuğun hayatında nasıl yankılandığını gösterir. Zezé, Portuga sayesinde yalnız olmadığını hissetmeye başlar. Ve insan için belki de en büyük lüks budur: yalnız olmadığını bilmek.
Ama roman, bu sıcaklığı uzun süre korumaz. Çünkü Vasconcelos, çocukluğu romantikleştirmez. Hayat, Zezé’nin üzerine yeniden ve daha sert gelir. Ve o an geldiğinde, romanın tonu değişir. Şeker portakalı ağacı artık yalnızca bir oyun arkadaşı değil, bir yas mekânıdır. Zezé, ilk büyük kaybıyla yüzleşir. Bu yüzleşme, yalnızca bir sevdiğini kaybetmek değildir; dünyaya dair kurduğu güvenin çatlamasıdır. Çocukluk, o çatlaklardan sızarak başka bir hâle dönüşür.
Romanın en can yakıcı tarafı da buradadır. Zezé’nin acısı büyük cümlelerle anlatılmaz. Abartılmaz. Aksine, küçük hareketlerde belirir. Konuşmak istemeyişinde, oyuna küsmüşlüğünde, sessizliğinde. Okur, bir çocuğun içinden kopan bir şeyin sesini duyar. Bu ses yüksek değildir. Ama derindir. Çünkü çocukların acısı bağırmaz; içine çöker.
Vasconcelos’un dili yalındır ama duygusal olarak yoğundur. Yazar, Zezé’nin dünyasını onun bakış açısından kurar. Bu yüzden roman ne tam bir çocuk kitabıdır ne de yetişkin romanı. İkisinin arasında, kırılgan bir yerde durur. Mizah ile trajedi iç içedir. Zezé’nin esprileri güldürür ama çoğu zaman o gülüşün altında bir yalnızlık titreşir. Yazar, bu dengeyi büyük bir ustalıkla kurar. Okur bir sayfada gülümser, birkaç sayfa sonra boğazı düğümlenir.
Şeker Portakalı, aynı zamanda yoksulluğun romanıdır. Ama yoksulluğu sloganlarla anlatmaz. Bir ayakkabının eskiliğinde, bir oyuncağın yokluğunda, bir annenin yorgun bakışında gösterir. Yoksulluk burada yalnızca parasızlık değil; zaman eksikliği, şefkat kıtlığı, umut yorgunluğudur. Zezé’nin ailesi kötü değildir; yorgundur. Ve bazen yorgunluk, sevgiden daha baskın olur.
Roman ilerledikçe Zezé büyür. Ama bu büyüme biyolojik değil, ruhsaldır. Bir çocuğun ilk kez dünyaya başka bir gözle bakmasıdır. Masumiyetin tamamen kaybolması değil; ağırlaşmasıdır. Zezé artık hayal kurmaya devam eder, ama hayallerinin içine bir hüzün de karışır. Şeker portakalı hâlâ oradadır; ama artık başka bir şeyi temsil eder. Kaybolan şeyleri, söylenemeyen cümleleri, yarım kalan çocukluğu.
Şeker Portakalı, okura çocukların ne kadar güçlü ve ne kadar savunmasız olduğunu aynı anda gösterir. Zezé’nin neşesi dirençtir. Hayal gücü bir hayatta kalma biçimidir. Ama sevgi olmadan, bu güç yavaş yavaş yorulur. Roman, büyük bir gerçeği fısıldar: Çocuklar dayanır. Ama her dayanış, içlerinde bir iz bırakır.
Bu kitabı bitirdiğinde insan, kendi çocukluğunu düşünmeden edemez. Kimdi senin şeker portakalı ağacın? Kime konuşurdun kimse yokken? İlk kaybın ne zaman olmuştu? Zezé’nin hikâyesi kişisel bir anıya dönüşür. Çünkü onun yaşadıkları, coğrafyadan bağımsızdır. Yoksulluk başka biçimler alabilir, ama çocuğun görülme ihtiyacı her yerde aynıdır.
Şeker Portakalı, acıklı bir kitap olduğu kadar, şefkatli bir kitaptır. Hayatı suçlamaz. İnsanları şeytanlaştırmaz. Ama unutmaz. Hatırlamanın kendisini bir görev gibi taşır. Çünkü bazı çocukluklar, unutuldukça değil, hatırlandıkça onarılır.
Eğer bir gün, içindeki çocuğun sesini biraz daha net duymak istersen; gürültüsüz ama derin bir kitap ararsan; hem gülümseten hem kalbi usulca acıtan bir hikâye… Bu roman seni bekler. Şeker portakalı ağacının altında bir yer hâlâ boştur.
Ve belki kitabı kapattığında, içinden şu geçer: Bazı çocukluklar hiç bitmez. Sadece sessizleşir. Ve bazı ağaçlar, meyve vermese bile, insanın içini yeşil tutar.
Kapak Yazısı
“Ne güzel bir şeker portakalı fidanıymış bu! Hem bak, dikeni de yok. Pek de kişilik sahibiymiş, şeker portakalı olduğu ta uzaktan belli. Ben senin boyunda olsaydım başka şey istemezdim.”“Ama ben büyük bir ağaç istiyordum.”“İyi düşün, Zezé. Henüz gencecik bir fidan bu. Bir gün koca bir ağaca dönüşecek. Seninle beraber büyüyecek. İki kardeş gibi iyi anlaşacaksınız. Dalını gördün mü? Bir tanecik dalı olsa da sanki özellikle senin binmen için hazırlanmış bir ata benziyor.”Brezilya edebiyatının klasiklerinden Şeker Portakalı, José Mauro de Vasconcelos’un başyapıtı kabul edilir. Yetişkinler dünyasının sınırlamalarına hayal gücüyle meydan okuyan Zezé’nin yoksulluk, acı ve ümit dolu hikâyesi yazarın çocukluğundan derin izler taşır.Beş yaşındaki Zezé hemen her şeyi tek başına öğrenir: sadece bilye oynamayı ve arabalara asılmayı değil, okumayı ve sokak şarkıcılarının ezgilerini de. En yakın sırdaşıysa, anlattıklarına kulak veren ve Minguinho adını verdiği bir şeker portakalı fidanıdır…Şeker Portakalı’nın başkahramanı Zezé’nin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, yazarın Güneşi Uyandıralım ve Delifişek romanlarında izleyebilirsiniz.
(Tanıtım Bülteninden)Kitaptan Alıntılar
“Aklımız erince, erdiğini hisseder miyiz?”
"Hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına uğramıyorum."
“Ruhu çok ağrıyordu, her zaman gülüyor olmuş olsa bile.”
“İnsanın içinden şarkı söyleyebildiğini bilmiyor muydu yoksa? Bir şey demedım. Bilmiyorsa bunu ona öğretmeyecektim.”
"Sokakta el ele geziniyorduk, hiç acelemiz yoktu. Totoca bana yaşamı öğretmekteydi. Bense halimden gayet memnundum, çünkü abim elimden tutmuş bana hayatı öğretmekteydi."
"Zaten herkes her zaman her konuda haklı. Haklı olmayan bir ben varım."
"Uyuyalım. İnsan uyudu mu her şeyi unutur."
"Gökyüzüne gitmek istiyordum ve yaşayanlar oraya gidemezdi."
"Seni yüreğimde canlandırarak öldürdüm."
Onu düşünmekten kendimi alamıyorum, şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.
“Ağlama yavrum.Böyle duygusal bir çocuk olursan hayatta daha çok ağlarsın.”
"Neyi bekliyoruz, Zeze? Gökyüzünden güzeller güzeli bir bulutun geçmesini."
"Bu bardak bir daha boş kalmayacak. Ona baktığımda, içinde hep yeryüzünün en güzel çiçeğini göreceğim ve 'Bu çiçeği bana en iyi öğrencim verdi' diye düşüneceğim."
"Portekizli beni öyle sıkı tutuyordu ki acımın birazını kendine aktarmak istiyordu adeta."
“Beni o kadar seviyordu ki, onu hayal kırıklığına uğratmamak için uslu duruyordum herhalde.”
Bu Kitabı Tartışalım!
Bu kitap hakkında henüz tartışma başlatılmamış. İlk tartışmayı başlatan siz olun!
Yorumlar