Yazar: Gabriel Garcia Marquez
Yayınevi: CAN YAYINLARI
ISBN: 9789750721571
Sayfa Sayısı: 120
Boyutlar: 12.5 x 19.5 cm
Dil: TÜRKÇE
Yayın Tarihi: 15.04.2019
Kırmızı Pazartesi
Gabriel Garcia Marquez
Kitap Özeti
Onaylanmış İçerikGabriel Garcia Marquez - Kırmızı Pazartesi
Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi (Crónica de una muerte anunciada, 1981) adlı romanı, yazarın büyülü gerçekçilik geleneğini bu kez gazetecilik titizliği ve kaderin soğukkanlı trajedisiyle birleştirdiği olağanüstü bir anlatıdır.
Bu roman, bir cinayetin neden ve nasıl işlendiğini değil, herkesin bildiği bir ölümün neden engellenemediğini sorgular.
Márquez burada, hem bireysel hem toplumsal suçun anatomisini çıkarır ve okuru suç ortaklığı duygusuyla baş başa bırakır.
1981 yılında yayımlanan Kırmızı Pazartesi, Márquez’in doğduğu topraklara Karayip kıyısındaki küçük Kolombiya kasabalarına bir dönüş romanıdır.
Bu kasabalar, sınırlı ama dedikodunun sınırsız olduğu, geleneklerin, namusun, dinsel törenlerin iç içe geçtiği topluluklardır.
Bu atmosfer, Latin Amerika’nın hem büyülü hem trajik gerçekliğini temsil eder.
Márquez burada büyülü gerçekçiliğin tipik öğelerini geri plana iter; ama yazgının önceden belirlenmişliği, halkın sessiz kabullenişi ve rüya–gerçek sınırının bulanıklığıyla, o büyü hâlâ hissedilir.
Roman, gazetecilik ile destan, tanıklık ile mit arasında bir geçiş bölgesindedir.
Romanın ilk cümlesi her şeyi söyler:
“Santiago Nasar, öldürüleceği gün, sabah saat beşte kalktı.”
Yazar daha ilk satırda sonucu bildirir, ama biz yine de okumaya devam ederiz. Çünkü mesele “ne oldu?” değil, “nasıl oldu?”dur.
Bu yapı, antik tragedyalardaki kader temasını çağrıştırır:
Kahraman, kendi sonunu bilir ama engelleyemez.
Kasabadaki herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini bilmektedir.
Ancak hiç kimse olayı ciddiye almaz, ya da sorumluluk almaz.
Bu durum, Márquez’in ahlaki sorusudur:
“Bir suç, sadece işleyenlerin değil, aynı zamanda seyredenlerin midir?”
Kasaba, susarak ortak olur. Bu suskunluk, Latin Amerika toplumlarının tarihsel suçlarına (sömürgecilik, ataerkil namus anlayışı, sınıfsal ayrımcılık) dair bir alegoridir.
Cinayetin nedeni, Angela Vicario’nun “namusunun kirlenmesi”dir.
Kardeşleri, geleneğin buyruğuyla Santiago’yu öldürür.
Bu “namus” kavramı, romanın en acımasız karakteridir:
İnsanları öldüren bireyler değil, inandıkları toplumsal kuralın kör gücüdür.
oman boyunca okur, olacak olana karşı çaresiz bir gerilim yaşar.
Tüm kasaba Santiago’nun ölümüne doğru yürürken, hava, renkler, sesler bile bu yazgının önsezisini taşır.
Márquez’in dili burada sinematiktir:
Güvercinlerin kanat çırpışı, kasabanın dar sokakları, kilisenin saatleri hepsi yaklaşan ölümün yankısı gibidir.
Ancak bu karanlık atmosferin içinde bile bir şiirsel melankoli vardır.
Márquez, bir gazetecinin soğukkanlılığıyla değil, bir ozanın sezgisiyle yazar.
Romanın sonunda hissedilen şey, öfke değil, derin bir hüzündür: çünkü herkesin bildiği bir trajedi kimsenin elinden kurtulamaz.
Santiago Nasar: Arap kökenli, genç, masum bir adam. Ölümü bir hata, bir yanlış anlamanın ürünü gibidir. Ancak onun masumiyeti bile toplumun önyargısına yenik düşer.
Angela Vicario: “Namus”un kurbanı. Başta pasif görünür, ama roman ilerledikçe kendi kaderinin farkına varan, sessiz bir bilgeye dönüşür.
Pedro ve Pablo Vicario: Kardeşler, işledikleri cinayetin doğru olduğuna inanarak değil, “başka çareleri olmadığına” inanarak hareket eder. Bu da onları trajik figürlere dönüştürür.
Kasaba halkı: Romanın asıl kahramanıdır belki de. Her biri küçük bir ihmalle bu cinayete katkı sunar. Toplumsal vicdanın kolektif portresi gibidir.
Bu karakterlerin tümü, Márquez’in ustalığıyla çizilmiş “sessiz suç ortakları”dır.
Roman tersine çevrilmiş bir dedektif hikâyesi gibidir: suç önceden bilinir, çözüm değil, neden–sonuç ilişkisi aranır.
Gazeteci anlatıcı —ki yazarın kendisidir aslında— yıllar sonra kasabaya dönüp tanıklarla konuşur.
Bu belgesel tarz, romanın büyüsünü kırmaz, aksine büyüyü daha da güçlendirir: çünkü gerçeklik öylesine absürttür ki, “büyülü gerçekçilik” artık açıklamaya gerek kalmadan var olur.
Dili sade ama yoğun, kesik ama müzikal.
Cümleler, bir kronik gibi ilerler — her kelime ölümün gölgesinde ağırlaşır.
“Ben olsaydım, o kasabada ne yapardım?”
Bu roman, yalnızca bir cinayetin değil, seyirci kalmanın hikâyesidir.
Márquez’in büyüsü burada devleşir: Gerçek bir olayı (yazarın gençliğinde yaşanmış bir cinayeti) alır, onu kader ve suçun evrensel alegorisine dönüştürür.
Her okur, Santiago Nasar’ın son yürüyüşünde kendi vicdanını duyar.
Romanın sonunda, hiçbir karakter tam anlamıyla kötü değildir ama hiçbiri suçsuz da değildir.
Ve belki de Márquez’in sessizce sorduğu soru, bugün hâlâ geçerlidir:
“Bir toplumun sessizliği, işlenen suçu meşrulaştırır mı?”
ilişkisi aranır.
Gazeteci anlatıcı ki yazarın kendisidir aslında yıllar sonra kasabaya dönüp tanıklarla konuşur.
Bu belgesel tarz, romanın büyüsünü kırmaz, aksine büyüyü daha da güçlendirir: çünkü gerçeklik öylesine absürttür ki, “büyülü gerçekçilik” artık açıklamaya gerek kalmadan var olur.
Dili sade ama yoğun, kesik ama müzikal.
Cümleler, bir kronik gibi ilerler her kelime ölümün gölgesinde ağırlaşır.
Kırmızı Pazartesi, kısa hacmine rağmen bir roman değil, bir toplumsal trajedinin kroniğidir.
Bir kaderin değil, bir toplumsal yapının anlatısıdır.
Okur olarak biz de o kasabanın halkıyız duyuyoruz, biliyoruz, ama bazen konuşmuyoruz.
Ve Márquez, edebiyatın en sarsıcı biçimiyle bizi uyarır:
“Birinin ölümünü önceden bilmek, onu kurtarmaya yetmez; eğer kalplerimiz susmuşsa.”
Kapak Yazısı
Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez’in 1981’de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Hem Kolombiya’da, hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.
(Tanıtım Bülteninden)Kitaptan Alıntılar
"Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım."
"Aşk avına çıkmak, şahinle avlanmak gibidir."
"Bizlerden daha sağlıklıydı; ama insan onun göğsünü dinleyince yüreğinin içinde fokurdayan gözyaşlarını duyabiliyordu."
"Suçu toplum hazırlar, suçlu işler."
"Kader bizleri görünmez kılar."
"Aşkımın kanıtı olarak sana gözyaşlarımı yolluyorum."
“Kötülük dünyada değil, kişinin yüreğindedir.”
"Aşk da öğrenilir."
"Onlar kusursuz kızlar," dediğini duyardım sık sık. Her erkek onlarla mutlu olur, çünkü acı çekmek için yetiştirilmişler."
"Hayatın en sonunda kötü bir romana bu kadar benzeyebileceğini kabul etmek gelmiyordu içimden."
Yorumlar