Yazar: Charles Dickens
Yayınevi: TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
ISBN: 9786257070119
Sayfa Sayısı: 508
Boyutlar: 12.5 x 20.5 cm
Dil: TÜRKÇE
Yayın Tarihi: 11.08.2023
İki Şehrin Hikayesi
Charles Dickens
Kitap Özeti
Onaylanmış İçerikCharles Dickens - İki Şehrin Hikayesi
Charles Dickens’ın 1859 tarihli İki Şehrin Hikayesi (A Tale of Two Cities) romanı, yalnızca Fransız Devrimi’nin kanlı fonunda geçen bir tarihi anlatı değildir; aynı zamanda sevgi, fedakârlık, kefaret ve insan doğasının karanlıkla aydınlık arasında salınan ikili yapısına dair derin bir incelemedir. Dickens burada tarihsel bir olaydan yola çıkarak evrensel bir insanlık hikâyesi anlatır. Londra ve Paris arasında gidip gelen bu roman, iki şehir kadar farklı, iki insanlık hâlini de gözler önüne serer: biri düzenin ve ölçülülüğün sembolü, diğeri ise öfkenin, yoksulluğun ve adalet arayışının ateşiyle yanmakta olan bir toplumun aynasıdır.
Romanın açılış cümlesi:
"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi."
Edebiyat tarihinin en unutulmaz başlangıçlarından biridir. Dickens bu cümleyle hem dönemin çelişkilerini hem insanın içsel ikilemini özetler. Hikâye 18. yüzyılın sonlarında, Fransız Devrimi’nin hemen öncesinde başlar. Dr. Alexandre Manette, on sekiz yıl boyunca Bastille’de sebepsiz yere hapsedildikten sonra serbest bırakılır. Kızı Lucie, onu Londra’ya götürür; burada Manette, uzun yıllar sonra yeniden insan ilişkilerine ve sevgiye kavuşur. Bu baba-kız bağı, romanın kalbinde yer alır ve Dickens’ın insan ruhuna duyduğu inancı temsil eder. Ancak romanın ilerleyen bölümlerinde devrimin karanlık yüzüyle karşılaşırız: Paris sokaklarında kan dökülür, adaletin yerini intikam alır, insan sesi çığlığa dönüşür.
Romanın ana karakterlerinden Charles Darnay, Fransız soylularından olup İngiltere’ye sığınmış biridir. Soyunun getirdiği ayrıcalıklardan utanç duyan, vicdan sahibi bir adamdır. Darnay’nin hikâyesi, aristokrasinin vicdan azabını sembolize eder. Ona âşık olan Lucie Manette, romanın ahlaki merkezidir: sevgi, merhamet ve bağışlamanın sembolü. Fakat Dickens’ın en unutulmaz karakteri kuşkusuz Sydney Carton’dur. Alkolik, umutsuz ve kendi yaşamında anlam bulamayan bir avukat olan Carton, Lucie’ye duyduğu karşılıksız aşk aracılığıyla bir dönüşüm yaşar. Carton’ın “Benim için hiçbir umut yok, ama onun için umut var” sözleri, romanın en derin etik dönüşümünü temsil eder. Nihayetinde Carton, Lucie’nin kocası Darnay’nin yerine giyotine giderek hayatını feda eder. Onun bu fedakârlığı, romanın hem dini hem de insani kurtuluş mitini tamamlar. Dickens, bu sahnede bireysel sevginin toplumsal nefreti aşabileceğini, bir insanın ölümüyle bile insanlık onurunun kurtarılabileceğini söyler.
İki Şehrin Hikayesi’nin tarihsel arka planı, Dickens’ın kaleminde bir tarih kitabı anlatısından çok daha fazlasına dönüşür. Fransız Devrimi, burada sadece politik bir olgu değil, ahlaki bir sınavdır. Dickens, devrimi ne tamamen yüceltir ne de mahkûm eder. Onun amacı, adaletin talep edilmesinin doğal bir hak olduğunu göstermekle birlikte, adaletin öfkeye ve kana dönüşmesinin tehlikesine de dikkat çekmektir. Madame Defarge karakteri bu dengenin karanlık tarafını temsil eder: devrimci öfkenin kişisel intikama dönüştüğü an. Öldürülen kardeşinin acısını adalet kisvesi altında intikama çeviren Defarge, Dickens’ın gözünde insanın içindeki yıkıcı dürtünün simgesidir. Onun ellerinde ördüğü örgü, sadece bir el işi değil, ölüm listelerinin sessizce yazıldığı kader ağıdır.
Dickens’ın bu romanı yazdığı dönem, İngiltere’de sanayi devrimi sonrası büyük sosyal dönüşümlerin yaşandığı, işçi sınıfının sefaletinin derinleştiği bir çağdır. Yazar, 18. yüzyıl Fransa’sını anlatarak aslında kendi çağının İngiltere’sine de ayna tutar. Devrimin şiddeti, Dickens’ın gözünde, toplumun uzun süre görmezden geldiği adaletsizliğin doğal sonucudur. Romanın en çarpıcı yanı da budur: tarih değişse de insanın doğası değişmez. Bastille’in taş duvarlarıyla 19. yüzyılın fabrikaları arasında fark yoktur; biri fiziksel, diğeri ekonomik bir hapishanedir.
Eserin yapısal açıdan dikkat çeken yönü, Dickens’ın iki şehir arasında kurduğu ritmik geçişlerdir. Londra ve Paris, yalnızca mekân değil, iki farklı ahlaki atmosferdir. Londra’da düzen, hukuk, bireysel merhamet; Paris’te ise öfke, kalabalık ve devrim hüküm sürer. Ancak Dickens bu iki şehri zıt kutuplar olarak değil, birbirini tamamlayan aynalar olarak resmeder. Birinde vicdan uykudadır, diğerinde uyanmıştır ama kontrolden çıkmıştır. Böylece roman, insanlık hâllerinin evrenselliğini vurgular. Dickens’ın ustalığı, bu makro tarihsel tabloyu bireylerin mikro trajedileriyle örmesindedir; devrim ateşinin ortasında bile asıl mesele insanların içsel dönüşümüdür.
Romanın dili Dickens’a özgü bir melodik sadeliğe sahiptir. Anlatı yer yer teatral bir yoğunluk taşır; özellikle idam sahnelerinde, dramatik yapı son derece şiirselleşir. Sydney Carton’un son sözleri “Şimdiye kadar yaptığım en güzel iş bu, şimdiye kadar yaşadığım en huzurlu andayım” edebiyat tarihinin en dokunaklı vedalarından biridir. Bu sözler, romanın etik merkezini oluşturur: Gerçek kurtuluş, yaşamda değil, fedakârlıkta yatar. Dickens burada Hristiyan mitolojisinden beslenir, ancak mesajı evrenseldir: İnsan ancak başkası için yaşadığında anlam bulur.
Karakterlerin psikolojik derinliği, Dickens’ın insana duyduğu merhametin bir yansımasıdır. Dr. Manette’in hapisten döndükten sonraki travmatik hâli, dönemin insan psikolojisi üzerine erken bir gözlemdir. Onun zaman zaman eski hâline dönmesi, belleğin ve acının kalıcılığını gösterir. Dickens burada modern psikolojinin temellerine sezgisel biçimde yaklaşır. Darnay, vicdanla geçmiş arasındaki gerilimde sıkışmış bir insandır. Madame Defarge, intikamın nefrete dönüşen yüzüdür; Carton ise kurtuluşun insan ruhundaki sessiz mucizesidir. Bu karakterler, Dickens’ın ahlaki alegorisinin canlı temsilcileridir.
Romanın hissiyatı, Dickens’ın tüm eserlerinde olduğu gibi, umutsuzluk ile umut arasında salınır. Paris’in kanlı sokaklarında bile bir tür güzellik vardır; çünkü Dickens, insanın en karanlık anında bile iyiliğe yönelme potansiyeline inanır. Bu yönüyle İki Şehrin Hikayesi, yalnızca bir tarihi dram değil, insan doğasının çelişkileri üzerine bir meditasyondur. Dickens’ın devrimi anlatırken yaptığı şey, aslında insan ruhunun devrimini betimlemektir. Her karakter bir dönüşüm geçirir: Manette delilikten şefkate, Darnay suçluluk duygusundan affa, Carton ise kendinden nefretten sevgiye ulaşır.
Kendi değerlendirmeme gelirsem, İki Şehrin Hikayesi Dickens’ın anlatı evreninde en olgun ve yoğun eserlerinden biridir. Burada yazarın toplumsal duyarlılığı, romantik idealizmiyle birleşir. Roman, tarihsel bir dönemi anlatırken, çağlar üstü bir insanlık hikâyesi sunar. Dickens, “iyi”nin kolay kazanılmadığını ama uğruna yaşamaya değdiğini hatırlatır. Onun dünyasında hiçbir karakter tamamen kurtulmuş ya da tamamen lanetlenmiş değildir; insanlık bu ikisi arasında, her zaman yeniden doğma ihtimaliyle var olur. Bu yüzden İki Şehrin Hikayesi, hem bir trajedi hem de bir umut ilahisidir. Devrimin kanlı sahnelerinin ötesinde, Dickens’ın bize söylediği şey basittir ama derindir: Adalet olmadan özgürlük, merhamet olmadan adalet olmaz. Ve belki de, insanlığın kurtuluşu bir Carton’ın sessiz fedakârlığında saklıdır.
Kapak Yazısı
Viktorya Dönemi İngilteresi’nin en önemli romancısı kabul edilen Dickens orta sınıf bir ailenin çocuğuydu. On iki yaşındayken ailesinin dara düşmesi sonucu bir fabrikada çalışmaya başladı ve romanlarında büyük bir isabetle aktardığı işçi sınıfının hayatını gözlemleme fırsatını elde etti. Son romanlarından İki Şehrin Hikâyesi Fransız Devrimi’nin şiddet ve coşku atmosferini Paris ve Londra ekseninde ele alır. Aristokrasinin halka zulmünü de, devrim yanlılarının, intikam dürtüsüyle kirlenmiş adalet anlayışını da reddeden bir insanlıkla yazılmış, aşk ve fedakârlığın giyotinin gölgesinde bile yeşerttiği hayatın romanıdır. Eser yayımlandığı 1859 yılından beri dünya çapında sayısız okura ulaşmıştır.
(Tanıtım Bülteninden)Kitaptan Alıntılar
"Kuluçkaya yatmış huzursuzluğunun, mutsuz vatanında, kötü niyetli insanların kötü eylemlerinden kaynaklandığını şimdi anlıyordu."
"Şahsen hayattaki en büyük arzum bu dünyaya ait olduğumu tamamen unutmak. Bu dünyada bana yarayacak hiçbir şey yok; bende de dünyaya yarayacak hiçbir şey yok zaten."
“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem aydınlık hem karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete.”
Bu Kitabı Tartışalım!
Bu kitap hakkında henüz tartışma başlatılmamış. İlk tartışmayı başlatan siz olun!
Yorumlar