Yazar: Zülfü Livaneli
Yayınevi: İNKILAP KİTABEVİ
ISBN: 9789751041548
Sayfa Sayısı: 144
Boyutlar: 13.7 x 23 cm
Dil: TÜRKÇE
Yayın Tarihi: 09.04.2025
Engereğin Gözü
Zülfü Livaneli
Kitap Özeti
Onaylanmış İçerikEngereğin Gözü - Zülfü Livaneli
Bazı romanlar vardır, kapağını açtığınız anda bir ülkenin nabzı avuçlarınıza düşer. Tarihin tozlu rafları arasından değil, bugün hâlâ soluduğumuz havadan konuşur. Zülfü Livaneli’nin Engereğin Gözü tam böyle bir kitap. Bir suikast girişiminden, bir mahkeme tutanağından, yarım kalmış hayatların fısıltısından yola çıkıp sorar: “Gerçeği kim anlatır? Ve en önemlisi, kim susar?” Roman, okuru büyük tarih anlatılarının değil, onların gölgesinde kalan insan hikâyelerinin içine davet eder. Hani gecenin geç saatlerinde televizyonu kapatıp bir süre öylece dururuz ya o sessizlikte beliren sorulardan örülüdür bu kitap.
Livaneli bizi Cumhuriyet’in henüz genç, heyecanlı ama aynı zamanda tedirgin yıllarına götürür. Siyasi dengelerin, kişisel sadakatlerin ve kırılgan umutların bir arada durmaya çalıştığı bir dönem… Güç, aynı yüzü bazen koruyucu, bazen yıkıcı bir maske gibi takar. İşte romanın gözü dediği de budur: tehlikeyi koklayan, fırsatı kollayan, bekleyen bir bakış… Engereğin gözü. “Düşman kim?” sorusunun cevabı her gün değişirken, herkes potansiyel suçlu, her söz delil, her dost bir anda ihbarcıya dönüşebilir. Livaneli, siyasi atmosferi abartısız ama ürpertici bir gerçeklikle resmeder; çünkü bu atmosfer sadece geçmişe değil, bugüne de tanıdıktır.
Romanın merkezinde, sıradan insanların kaderleri vardır. İsimleri tarih kitaplarına geçmez; ama acıları, korkuları, umutları tarihin gövdesini oluşturur. Bir zamanlar yan yana oturup çay içenler, ertesi gün mahkeme salonunda birbirlerini tanımazdan gelir. Bir imza, bir söylenti, bir yanlış anlaşılma ve hayatın yönü geri dönülmez biçimde değişir. Livaneli bu dönüşümü yalnızca olaylarla değil, insan ruhunun kıvrımlarına eğilerek anlatır. Çünkü bazen en büyük felaketler, bir kelimenin yanlış yerden duyulmasıyla başlar.
Kitap boyunca okur, suçun ve masumiyetin ne kadar oynak bir zemine oturduğunu görür. Kimsenin gerçeğe ulaşmak gibi bir derdi yoktur; herkes kendi gerçeğini ispatlamaya çalışır. Mahkemeler, karanlık dehlizlere benzeyen koridorlar, sorgu odaları, hiç bitmeyen yazışmalar… Bu mekanlar yalnızca devletin değil, insan zihninin de labirentleridir. Kimin haklı olduğundan çok, kimin güçlü olduğu önemlidir. Ve insanın içindeki ses, çoğu zaman dışarıdaki gürültüye yenilir.
Livaneli, anlatısını kuru bir tarih dersine dönüştürmez; aksine tarihî arka planı insanın en kırılgan hâllerini göstermek için kullanır. İhanet, sadakat, korku, hırs, sevgi… Tüm bu duygular birbirine karışır, kirlenir, saflaşır, yeniden doğar. Romanın en ilgi çekici tarafı da budur belki: karakterlerin iyi ya da kötü diye damgalanmamasıdır. Onlar, zamanın ruhu tarafından şekillendirilen insanlardır. Kimi hayatta kalmak için susar, kimi adaletin geleceğine inanarak konuşur, kimi nefes alabilmek için başkalarını satar. Okur, her birini yargılamadan, anlamaya çalışarak izler.
“Engereğin Gözü” aynı zamanda belleğin romanıdır. Unutulan, unutturulan, saklanan ve yanlış hatırlanan her şey bu hikâyenin parçasıdır. Livaneli sık sık şu soruyla okurun karşısına çıkar: Tarihi kim yazar? Kazananlar mı, korkaklar mı, hayatta kalanlar mı? Yoksa hiçbir zaman konuşma fırsatı bulamayanlar mı? Belki de hakikatin kendisi değil, ona ulaşma çabasıdır bizi insan yapan.
Romanda kadınların görünmezliği ayrıca çarpıcıdır. Erkeklerin kurduğu siyasi ve sosyal düzen içinde kadınlar çoğu zaman yalnızca taşıyıcıdır: acının, dedikodunun, utancın, hatta bazen devletin söyleminin… Ama Livaneli onları sadece fon olarak bırakmaz. Onların da sessiz ama derin bir bakışı vardır. Bazen bir annenin titreyen elleri, bazen bir sevgilinin mektubu, bazen bir komşunun çekingen selamı tarihte koca bir dönemi özetler.
Livaneli’nin dili romanın keskin gerçekliğine rağmen şaşırtıcı bir yumuşaklık taşır. Cümleler acele etmez, nefes alır, dinler. Okur da aynı ritme kapılır; bir mahkeme sahnesinden çıkıp sokaktaki simitçinin sesine, oradan bir iç monoloğun dalgalı sularına geçer. Bu akış, romanı yalnızca okunacak değil, yaşanacak bir deneyime dönüştürür. Çünkü Livaneli, büyük hikâyeleri küçük ayrıntılarla kurmayı sever: bir mendilin elde buruşturulması, bir bakışın yarım kalması, bir sandalyenin gıcırdaması… Bütün bunlar tarihten daha güçlü tanıklıklardır.
Romanın başından sonuna, hep bir gerilim hissi dolaşır. Ama bu gerilim silahlardan, kovalamacalardan değil, söylenmemiş sözlerden doğar. Bir ülkede herkes birbirinden şüphe ediyorsa, orada en tehlikeli silah konuşmaktır. Bu yüzden insanlar susar, yutar, içlerine gömer. Fakat sessizlik, bazen kelimelerden daha yüksek bağırır. “Engereğin Gözü” sessizliğin sınırlarını gösteren bir roman gibidir.
Okur kitabı bitirdiğinde kendini bir ayna karşısında bulur. Çünkü roman yalnızca geçmişi değil, insan doğasını anlatır. Gücün cazibesini, korkunun bulaşıcılığını, adalet arayışının yoruculuğunu… Belki de en çok, iyiliğin ne kadar narin olduğunu. Bir ülkede herkes tetikte beklerken, iyilik çoğu zaman en savunmasız duygudur. Ama yine de vazgeçmeyenler vardır; roman onların varlığına teşekkür eder.
Tarihle, siyasetle, insanla ilgilenmeyen biri bile bu kitapta kendini bulur. Çünkü hepimiz bir dönem susmak zorunda kaldık. Hepimiz yanlış anlaşıldık, haksızlığa uğradık ya da yanımızdakini korumaya çalışırken başka birini istemeden yaraladık. Livaneli, insanın gölgesine de ışığına da aynı şefkatle bakar. Bu yüzden roman ağır değildir; sadece gerçektir.
Ve belki de en önemlisi, Engereğin Gözü okura bir ihtimal sunar: Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, insanın içindeki adalet arayışı bir gün kapıyı çalabilir. Tarih yalnızca büyük liderlerin değil, yanlış yere konmuş bir virgülün, korkuyla yazılmış bir imzanın, gecenin sessizliğinde edilen bir duanın da eseridir.
Zülfü Livaneli bu romanla bize bir pencere açar; içeri temiz hava dolsun diye değil, dışarıdaki rüzgârın ne kadar sert estiğini hissedelim diye. Ve belki de tekrar kendimize soralım: “Gerçeğe ne kadar yakınız?”
Şayet bir gün tarih kitaplarının arasında sıkışmış ruhlara kulak vermek istersen, bu romanı açman yeter. Çünkü bazı gerçekler, ancak bir edebiyatçının kaleminde can bulduğunda anlaşılır. Ve Engereğin Gözü, o gerçeğe yaklaşmanın en sessiz, en sarsıcı yollarından biridir.
Kapak Yazısı
“Benzersiz bir kitap bu! Daha önce bu romana benzeyen, aynı değere sahip olan ve sürekli, beklenmeyen sürprizler taşıyan bir kitap okumadığımı belirtiyorum. Yeni bir okura demek isterdim ki; evet, oku ve şaşır!”Elia Kazan“Bu roman hem karanlığın hem de aydınlığın, umudun romanıdır.”Yaşar KemalHarem-i Hümayun’dan taht oyunlarına açılan ve erk istencinin karanlık dehlizlerinde kaybolup insanı, insan doğasının en aşağılık yönleriyle yüzleştirirken bir umut ışığı yakmayı da ihmal etmeyen büyülü bir anlatı. Efendi – köle ilişkisine psikolojik bir bakış.Türk Edebiyatı’nın usta kalemi Zülfü Livaneli’nin “istediğimi yapmaya en çok yaklaştığım kitap” dediği 1997 Balkan Edebiyat Ödüllü ilk romanı Engereğin Gözü, küçük yaşta hadım edilip Haremağası yapılmış zenci bir kölenin, Habeş Süleyman’ın gözünden iktidar – birey ilişkisini anlatıyor. Süleyman, “biricik” efendisinin tahtla ölüm arasında gidip gelen kaderinin ellerinde bocalarken yeni sultana “Padişahım çok yaşa!” diye haykırmaktan da geri duramıyor.25. yıl baskısıyla yeniden okurlarıyla buluşan Engereğin Gözü, bir dönem romanı olmanın ötesinde, insan psikolojisinin derinliklerine; dün, bugün ve yarının saraylarına, en gizli sırları bile aydınlatacak gerçeklikte ışık tutan bir Zülfü Livaneli klasiği.
(Tanıtım Bülteninden)Kitaptan Alıntılar
"Yaşam nerede bitiyor, ölüm nerede başlıyordu?"
"Kötülüğü yenmek iyiliği yenmekten daha zor."
“Harut ile Marut’un şarap içmelerini ve puta tapmalarını teklif etmiş. Kadının aşkından başı dönmüş olan iki melek onun her dediğini kabul etmiş, şarap içip putlara tapmışlar. Kadın gene de teslim olmamış ve her gece göğe bakarken okudukları duayı öğretmelerini buyurmuş. Söylemişler ve Zühre İsm-i Âzam duasını okuyarak gökyüzüne çıkınca ulu Tanrı onu bir yıldız yapıp gökyüzüne asıvermiş. İşte geceleri mülkünüzün üzerinde parlayan Zühre yıldızı, melekleri aldatan o güzel kadındır Padişahım.”
"Aslında" diyordu, "varlık yokluktur, yoklukta varlık! Hepsi gören göze bağlı!"
"Bir kaz sürüsü gibi güdüyorum onları.Cehaletleri ve aptallıklarıyla alay etme hakkını elimde tutuyorum."
"Çocukluktan beri bize öğretilen itaat ve kendi benliğini silme eğitiminin gereğini yerine getirememiş ve bir anlık gafletle, kendimi onlar gibi bir insan olarak görme suçunu işlemiştim."
“Melek bilgisiyle, hayvan da bilgisizliğiyle kurtuldu, insanoğlu bu ikisi arasında keşmekeşte kaldı.”
"Korku, yüreğini yufkalaştırmış ve çoktandır unuttuğu bir duyguyu, merhamet duyma yetisini canlandırmıştı."
"Meyvesi insan olan bir ağaçtı bu. Bir tarihte idam edilen birçok devlet büyüğü bu ağacın dallarına asılmış ve kurumuş birer meyve gibi rüzgarla döne döne çürümüşlerdi."
Bu dünyada Allah'ın en çok gücüne gidecek şey hadlerini bilmeyip büyüklük taslamalarıydı.
Bu Kitabı Tartışalım!
Bu kitap hakkında henüz tartışma başlatılmamış. İlk tartışmayı başlatan siz olun!
Yorumlar